19 Nisan 2009 Pazar

15 Nisan 2009 Çarşamba Fazıl Say'dan Tokyo..




TÜRKAN SAYLAN



Turkan Saylan ile 1995 yilinin Mart ayinda tanistim.O yil Ocak ayinda New York'ta finali olan Young Concert Artists (Genc konsMetin Rengier sanatcilari) yarismasinin birincisi olmustum.Ve akabindeki ilk Turkiye konserimi Cagdas Yasami Destekleme Dernegi duzenlemisti. Konser, bugunku evime 100 metre uzakliktaki ITU Macka Maden Fakultesi salonundaydi. ..Turkan hanim , konserden onceki provanin tamamini dinlemisti.. . Konserin baslamasina 30 dakika kala ,cok kocaman bir Turk bayragi (10x10 metre kadar bir bayrakti sanirim) sahnenin arkasina asilmaktaydi.Turkan hanim yanima yaklasti ve hayatim boyunca hic unutamiyacagim bir konusma gecti aramizda:Turkan hanim ; " Hayatinda nice nice konser salonlarini dolduracaksin, seni provada dinledim.Bundan eminim... Bak evlat;Biz CYDD olarak egitime katki saglayan faaliyetler yapmaktayiz. Lutfen bizi unutma.Arada sirada ait oldugun memleketinde yoksul cocuklarin okula gitmesini saglayacak faaliyetler de yapmalisin.Bunu illaki CYDD araciligi ile yapmana da gerek yok.Ama yap bunu Fazil.Memleketini, geldigin topraklari unutma hic.Su arkandaki kocaman bayrak dunyadaki cogu salonda, kultur merkezinde olmayacak.Sen oralari muziginle, muzige olan inancinla dolduracaksin. Sesinle,memleket inden esinlendigin eserlerinle doldur o salonlari, goster o insanlara cagdas Turkiye'nin yuzunu evlat.Sana New York da sahip cikacaktir , Paris de, Tokyo da... Ama burada da biz nacizane CYDD olarak elimizden geleni yapacagiz.Bugun bu bayrak sana, senin hocalarini, hocalarini yetistiren kurumlarimizi, bu kurumlari en zor sartlarda kuran Ataturk'u hatirlatmak icin konuldu. Sadece sen ve senin yuregin arasinda bu bayrak.Aydinlik nice genclerin gelecegi icin.Karanliklara karsi egitim seferberligini baslatan Ataturk anisina. Gosteris icin degil. Hadi, simdi layik ol her seye. Iyi konserler"Buyuk insandir Turkan hanim... Biraz once internetten (su an Tokyo'dayim) gazeteleri okuyunca dona kaldim... ergenekon ... Turkan Saylan??? Fena halde donakaldim.. . hatta usudum... Laik bir ulkenin aydinlik gencligi icin hayati boyunca calismis bir Turkan Saylan'in evi araniyor... Niye??? Memleketini sevdigi icin mi??? Aydin bir insan oldugu icin mi??? Gencleri okutmak onlara iyi bir gelecek saglamaya calistigi icin mi?? Butun bunlari cemaatler dergahlar olmadan yapmaya calistigi icin mi???Ergenekon kapsaminda.. . Hem de kadincagiz cok agir bir tedavi gorurken... Icgudusel olarak ofkeleniyorum.Icgudusel olarak kiziyorum.Icgudusel olarak ayaga firliyorum.. .2-GENCO ERKAL
Bir baska haber... Efsanevi tiyatrocu Genco Erkal, Aydin Dogan Vakfi odulunun tum gelirini CYDD'ye bagislamis..Bu olaylari duyunca tedirgin olmus...o da diyor;"cok karanlik bir donemden geciyoruz' diye...Turkan hanima buradan acil sifalar diliyorum... Lutfen uzulmesin olan bitene... Doner donmez isim gucum CYDD yararina bir dizi konserler vermek olacak...Gerekirse gunde 7 konser... Ama olacak...
3- AB KULTURLER ARASI DIYALOG BUYUKELCISI OLARAK KAYGILARIM VAR
Bir AB Kulturler arasi Diyalog Buyukelcisi olarak;AB'de calisan herkese hatirlatmak istedigim bir sey var...Gecen yil Paolho Coelho ile beraber Buyukelci olarak beni onurlandirdiginizda ,yapilan butun konusmalarda, Kultur Sanat, ilim Bilim ve bunlarin egitiminin onemi konulari gecmisti...Bugun bakin, Turkiye'de hepinizin bildigi, defalarca Avrupa basininda yer almis olan Turkan Saylan'in evi aranmakta.Bu bir korkutma , sindirme politikasidir. ..Susmamiz istenmektedir. ..Bizdeki Iktidar Partisi, ayni seyleri sizin ulkenizde yapsaydi, hic gozunun yasina bakmaz , o partiyi kapattirirdiniz.Biliyorum , gecen yil AKP'nin kapatilmasina karsiydiniz. . Parti kapatma ile demokrasilerde adim atilamiyacagi gercektir... Ayni seyler ama sizin ulkenizde yasansaydi? Turkiye ,oldukca karanlik bir donemden gecmektedir. .. 2003 de "Yapilmamis" bir askeri darbenin , "darbe yapmamis" askerleri, generalleri tutuklanmaktadir. .. "Darbe plancilari" adi altinda... Buraya kadar olanina da kendi memleketinizde goz yummazdiniz. ..cunku, Turkiye'deki 'evrensel hukuk' tehtit altindadir.. . bu 'tehtit' karsisinda evet; ordu hazirlikli olabilir, bu ordu'nun kendi bilecegi bir seydir...Gercek su ki 2003 de bir darbe yapmisligi zaten yoktur...Bakin; egitim, sanat, bilim, universiteler. ..her kes korku icinde yasiyor...Her kes 'ergenekon' kapsaminda goz altina alinmaktan cekiniyor... AKP'nin iyi anlasamadigi cevreler zaten , sanatcilar, bilim adamlari, universiteler, laikler, Ataturk Cumhuriyetinin savunuculari. ..Bu niye sizce?? Turkiye'de en son darbe 1980 yilinda olmustur... Ve bu darbe ile hic kimse hesaplasmiyorken, 2003 de 'yapilmamis bir darbe' ile bu kadar agresif hesaplasilmasi da tuhaf degil mi?AKP uyarilmalidir. .. Gecen yil, Olli Rehn ve Lagendjink cok sert bir dille Turk demokrasisini uyarmisti. AKP'nin kapatilmamasi konusunda... Simdi de, yapilan haksizliklar konusunda uyarmalidirlar. ..Bir buyukelci olarak bu kadarini iletme hakkini goruyorum kendimde...Bir sade vatandas, bir sanatci olarak da, gercek anlamda kaygi duyuyorum...Cok karanlik bir donemden gecmenin kaygilari...

15 Nisan 2009 Çarşamba

TÜRKAN SAYLAN


Metin Rengi
Mustafa MUTLU
--------------------------
Türkan Saylan darbecinin kralıdır!
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan’ın evinde “Ergenekon araması”nın yapıldığını öğrenince şaşırmadım.Tam “Neden şaşırmadığıma şışırmış bir şekilde” televizyonları izlerken, sağolsun Mehmet Altan imdadıma yetişti. CNN Türk’e gelişmeleri değerlendirirken, “Darbeciler elbette yargılanmalıdır” dedi.Tabii ya, olay bu:DARBECİ bunların hepsi!Hele Prof. Dr. Türkan Saylan’ın darbeciliği yıllar öncesine dayanıyor.Yaptığı darbeler, saymakla bitecek gibi değil üstelik:İlk darbesini lepra hastalığına karşı yaptı bu çılgın kadın! Toplum tarafından dışlanan, doktorların bile ellerini sıkmaktan korktuğu cüzzam hastalarını bağrına bastı. Tıptaki bütün gelişmeleri ülkemize getirerek, binlerce cüzzamlıya hayat verdi. 25 yıl boyunca ülkenin gezilmedik bir karış toprağını bırakmadı ve gittiği her yerde cüzzamlı aradı. Sonunda cüzzama karşı inanılmaz bir DARBE YAPTI!Cinsel yolla bulaşan Behçet hastalığını da unutmadı. Onlarca poliklinik kurdu; Behçet’e DARBE YAPTI!Bu hastalıklarla mücadele etmek için dolaştığı Anadolu’da bir büyük hastalık daha keşfetti: Aileler kız çocuklarını okutmuyorlardı. Hemen kendisi gibi “darbeci” birkaç arkadaşıyla birlikte bir dernek kurdu ve “Anadolu’da Bir Kızım Var, Öğretmen Olacak” kampanyası başlattı... Kızlarını okutmak istemeyen babalara DARBE YAPTI!“Kardelenler Kampanyası”nı başlattı, tutuculuğa DARBE YAPTI!“Bilgi Toplumu Kızları”yla, cahilliğe DARBE YAPTI!“Her Kızımız Bir Yıldız” diyerek, kaderciliğe DARBE YAPTI!“Geleceği Taşıyan Kızlar” la, geçmişe DARBE YAPTI!“Bir Işık da Siz Yakın”la, karanlığa DARBE YAPTI!“Geleceğin Doktorları”na destek verdi, tüm hastalıklara DARBE YAPTI!Yardımseverlerden topladığı paralarla onlarca okul, yurt yaptırdı; Milli Eğitim Bakanlığı’na DARBE YAPTI!Yetişkinler için okuma yazma, meslek edindirme kursları düzenleyerek, işsizliğe DARBE YAPTI! Anadolu’daki okulları müzik aletleriyle donattı, sessizliğe DARBE YAPTI!Bugüne kadar 70 bine yakın çocuğa burs vererek, yoksulluğa DARBE YAPTI!Yakalandığı “amansız hastalığa” aldırmadı, doktor arkadaşlarının birkaç ay ömür biçmelerine inat yaşama sarıldı; kansere DARBE YAPTI!O hasta haliyle ülkede olup bitenlere sessiz kalmadı; Atatürk devrimlerine ihanet edenlere DARBE YAPTI!Hastalıktan konuşamayacak haldeyken bile meydan meydan dolaşıp tehlikeye dikkat çekti; “laiklik karşıtı eylemlerin odağı” partiye DARBE YAPTI! Tüm bunları yaparken çağdaşlıktan, çok seslilikten, demokrasiden ödün vermedi. Gittiği her yerde, “Ne şeriat, ne darbe” diye haykırdı; DARBECİLERE DARBE YAPTI!
***İşte bu yüzden gönül rahatlığıyla haykırıyorum ki; darbecinin kralıdır Türkan Saylan!Onun evini aratan, derneğinin hesaplarına el koyduran, 70 bine yakın öğrencisinin burslarını ödenemez hale getirenler de...Onları ayakta alkışlayan Mehmet Altan gibi “demokrasi kahramanları” da haklı!Hastalığına aldırmayın, gözünün yaşına bakmayın. Kaldırılmış olan idam cezasını, sırf onun için yeniden getirin... Yoksa bugüne kadar devirdiği karanlıkların, savaştığı hastalıkların hatırı kalır...Haydi; “Ergenekon Tatili”ne çıkan Sayın Başbakan... Dön Ankara’ya, topla Meclis’i de bitiriverin şu işi!ASIN BU DARBECİ KADINI!
*****
SIRA!Dünkü gözaltıları ve aramaları izlerken, aklıma dünyaca ünlü Alman şair ve tiyatro yazarı Bertolt Brecht geldi...Bir şiirinde aynen şunları yazmıştı:“Naziler önce komünistleri tutukladılar; komünist değilim diye ses çıkarmadım.Sonra Yahudiler’i tutukladılar, Yahudi değilim dedim, sesimi çıkarmadım.Sosyal demokratları tutukladılar, savunmak bana mı kaldı dedim, sesimi çıkarmadım.Sıra bana geldiğinde etrafta tutuklanmama ses çıkaracak kimse kalmamıştı!”
***
Umarım sıra size gelmez!
*****
GÜNÜN SORUSUGörevleri gereği de olsa Prof. Dr. Türkan Saylan’ın evini aramak zorunda kalan polisler, mesleklerine lanet ettiler mi?

.
Hata! Dosya adı belirtilmemiş.

20 Ocak 2009 Salı


Gazzeli annelerin feryadı
Gazze'de taraflar ateşkes ilan etti. Halk bu gün sokaklara döküldü ancak, manzara içler acısıydı...
Pazartesi, 19 Ocak 2009 18:25
**************
Abdullah Aydoğan Kalabalık/ Kahire Gazze'de taraflar ateşkes ilan etti. Halk bu gün sokaklara döküldü ancak, manzara içler acısıydı... Her taraf darma dağın, caddelerde adım başı paramparça olmuş cesetler ve havadaki nefesleri kesen ölü kokusu. Ateşkesin ilk gününde en az yüz ceset bulundu Gazze caddelerinde. 22 günde 1203 ölü, 5200'den fazla yaralı. Kimi gözünü, kimi kolunu, kimi ayağını kaybetmiş yüzlerce sakat insan. Ölenler şehit oldu; ya öldürmeyen lakin süründüren silahlar tarafından iki gözü birden eriyip akmış insanlar... Ya eşi, kardeşi, annesi veya babası gibi yakınlarını kaybedenler... Ya çocuklarını kaybeden annelerin yanan yufka yüreklerinin acısının feryadı! Menal Hanım 32 yaşında. Eşi Halid, üç çocuğu ile birlikte ekmek almak için fırına gider. Üzerlerinde ne kaleşnikov ve ne de patlayıcı madde bulunmaktadır. Sıradan insanların, bizlerin her gün yaptığı gibi ailesine ekmek almak istemektedirler. Ancak Halid ve üç oğlu geri eve dönemez... Çünkü İsrail savaş uçaklarından atılan bir bomba otomobillerine isabet eder ve körpe yavrularla birlikte babalarının vicudunu da paramparça eder. Bu ne büyük acıdır ki; bütün dünyaya dar gelir de bir annenin yufka yüreğine sığar. Menal Hanım Gazze'de 27 Aralıkta başlayan İsrail'in ölüm makinaları tarafından 22 gün boyunca hunharca öldürlen 1203 şehidin geride bıraktığı acılı insanlardan sadece birisi. Evlat ve eşini kaybetme gibi katmerli bir acıyla feryat eden Menal Hanım, bu katlanılması çok zor acının üzüntüsüyle feryat ederken; 'Neden beni böyle yalnız bıraktınız?' diyor. 'Ne suçları vardı ekmeği de mi bize çok gördüler? Ekmeğimizi bile kana buladılar' diye feryat ediyor. Halid ve ailesi, bombardımanın yoğun olduğu Şeyh Zayid Bölgesinden Cibilya Kampı'na gelmişti. Ancak Gazze'ye atılan tonlarca bombadan birisi onları Cibelya'da yakaladı. Nida Hamude ise henüz 20 yaşında. Aynı günde eşini ve iki kardeşini birden kaybetmiş. 'İki gün önce eşim, bana ve annesine çocuklarımız Adnan ve Emin'e iyi göz kulak olmamız ve güzel terbiye vermemiz için tavsiyede bulunmuştu. Sanki şehit olacağını biliyordu' diyor. Eşi ve bir kardeşinin cesedi aynı günde bulunmuş ancak, diğer kardeş iki gün sonra ancak bulunabilmiş. Hepsi saldırının başladığı 27 Aralık yani 1967 yılındaki savaştan bu yana İsrail'in bir günde en fazla can kaybına sebep olan saldırısında hayatını kaybetmiş. Çünkü o gün bütün Gazze'de hayat normal halinde seyretmekteydi. 'Nida Hanım çocuklarımı eşimin vasiyyeti üzerine camilerde terbiye edeceğim' diyor. HAMAS yönetimi savaşa rağmen, cenaze evine temsilcilerini gönderek ölenlerin maaşlarının eşi ve çocuklarına verileceğini belirterek, yürekleri biraz da olsa rahatlatmış. Altmış yaşındaki Zekiyye Medhun, eşini ve bir oğlunu kaybetmiş. 'Eşin ve oğlun şehit düştü dediler. Daha önce iki oğlum da şehit olmuştu. Onlarsız nasıl yaşarım?' diye feryat ediyor. Eşim ve oğlum sığındığımız BM okulundaki İsrail saldırısında hayatını kaybetti. Bombalar eşimin vücudunu ikiye ayırmış, oğlum Ziyad'ın ise boğazına şarapnel parçası isabet etmiş.' diyor. En'am Teyze'nin ise söyleyecek fazla sözü kalmamış; 'Allah intikamımızı onlardan ve onlara yardım edenlerden alsın, bizim yavrularımız yetim kaldığı gibi onların da yavruları yetim kalsın!' diye beddua ediyor... İsrail Devlet Başkanı Şimon Peres: '16 günde, birçok ülkenin savaşlarda 16 yılda yapamadığını yaptık' dedi. Katılmamak ne mümküm. Gerçeğin ta kendisini ifade etmiş.

27 Mayıs 2008 Salı

İkinci bahar/sezen aksu özdemir erdoğan
video video

7 Mayıs 2008 Çarşamba

MUTLULUGU İZLEMEK



Ben kimim… Neden buradayım… Hayatımın anlamı ne… Ölüm nedir… Tanrı var mı… Varsa dünyadaki kötülüklere neden izin veriyor… Dünyada savaşlar, katliamlar hiç bitmeyecek mi… İnsanlar neden bu kadar acımasız… Hayat neden bu kadar zor… Mücadele edecek gücü nereden bulacağım… Mücadelemin sonucunu alabilecek miyim… Mutlu olabilecek miyim?

Birçok insanın bırakın cevaplarını, böyle soruları düşünmeden göçüp gittiği; birçoğunun cevapları üzerinde düşünmeye üşendiği; büyük çoğunluğun kendini kuralları, sınırları ve çıkışları belirlenmiş dinsel bir geleneğe yaslanarak kolayca üstesinden geldiği; ama çok azının bizzat kendi cevaplarını bulmak için çabaladığı bir dünyada yaşıyoruz. Hepimizin yazılsa tuğla gibi romanlar olacak farklı hikayeleri var… Bu hikayelerde iyi kötü oynuyoruz rolümüzü… Aslında cevap bulmaktan çok, var olmak mücadelesi içindeyiz öncelikle… Belki de dünyanın ve hayatın anlamını keşfetmekten öte, kendimize güvenli bir köşe inşa edebilmek istiyoruz… Oysa günümüzde emredildiği gibi büyük oynayıp çok başarılı olsak da, bu soruların doğru cevaplarını veremediğimiz sürece hep bir şeyler eksik kalaca, farkında mıyız!

Çünkü “şu anki hayatımız kendi seçimlerimizin sonucu, bunun için kendimizden başka hiç kimseyi suçlayamayız”. “Mutlu değilsek, planladığımız hayatı bir kenara bırakmalı, bizi bekleyen gerçek hayatı yaşayabilmek için deri değiştirerek yeniden doğmalıyız.” Çünkü “dünya üzerinde bizim gibi bir insan daha yaşamadı, yeteneklerimiz, sınırlarımız, acılarımız, potansiyellerimiz bize özel” ve “hayatın ayrıcalığı kendimiz olmak”. “İçinde yaşadığımız ortama uyum sağlayıp ikiyüzlü, sıradan, sahte ve fakat güvenli bir hayatı reddedip, şartları insani amaçlar için kullanmayı öğrenebiliriz”. Dahası “kalbimizi evrenin ritmine uydurabilir, doğamızı doğa ile uyumlu kılabiliriz”.

Nasıl mı? Mitlere kulak vererek… Mitlerin metaforlarla konuşan dilini öğrenerek… Sadece mitler değil, masallar, efsaneler, romanlar, hikayeler, dinler, kutsal kitaplar hatta filmler bu dili konuşuyor. Dili baştan öğrenerek Amerika’yı yeniden keşfetmeye ise gerek yok. 1904 yılında New York’ta doğan Joseph Campbell, seksen üç yıllık ömrünü buna adamıştı. Akademik olduğu kadar ruhsal da olan yolculuğu, henüz yedi yaşındayken, Kızılderelilerin bir gösterisini izleyince başlamıştı. Kızıldereli kültürüne ömür boyu sürecek olan ilgisi, onu daha ilk gençliğinde mitolojinin sınırsız dünyasına dahil etti. Columbia Üniversitesi’nde İngiliz ve Orta Çağ edebiyatı öğrenimini Kutsal Kase efsanelerindeki sembolizm üzerine yazdığı tez ile bitirdi. Üniversitede tanıştığı, sonraları oldukça ün kazanan mistik Jiddu Krishnamurti Hint kültürü ve mitolojisinin kapılarını açtı ona.

Bir burs kazanarak gittiği Paris’te Picasso ve Paul Klee’nin resimlerinden çok etkilendi. James Joyce ve Thomas Mann’ın mitolojik metaforlarla örülü romanları gece gündüz elinden düşmedi. Münih Üniversitesi’nde Sigmund Freud ve Carl G. Jung’un mitleri psikolojide nasıl kullandıklarını inceledi. Öğrendikleri, mitin sanat, edebiyat ve psikolojiyle olan ilişkisi üzerine düşünmeye yönlendirdi onu. Bu amaçla araştırmalarına devam etmek için döndüğü Columbia Üniversitesi’nde doktora yapma isteği “bu kadar disiplinler arası bir çalışma mümkün olamayacağı” söylenerek reddedildi. Kabul edilebilir bir alanda doktora yapmak, “ondan öncekilerin hayatını yaşamak yerine” kendisi olmayı tercih etti, tıpkı filoloji eğitimini yarıda bırakırken yaptığı gibi…

Yıllar sonra söylediğinde milyonlarca insana umut verecek olan “Toplum sizi dışlasa da, yoksulluk içinde yaşasanız da, bedeli ne olursa olsun, mutluluğunuzu izleyin” sözünü şiar edinmişti. Birkaç hafta sonra 1929 bunalımının patlamasıyla, beş yıllık bir işsizlik ve maddi sıkıntı dönemi başladı. “Mutluluğun arkasında acının da olduğunu biliyordu”, bu yüzden pes etmeye niyeti yoktu. Günde ortalama dokuz saat okuyup “inanmaya sığınmak yerine satırların altını çizerek” bağımsız çalışmalarını sürdürdü. “Varoluşunun derinliğinden ona cesaret veren mutluluğunu izlediğinde, başka biri için mümkün dahi olmayan kapıların açılacağını, görünmez ellerin ona yardım edeceğini” biliyordu. 1931 yılında çıktığı Kaliforniya seyahatinde tanıştığı John Steinbeck sayesinde Oswald Spengler’in, medeniyetlerin yükseliş ve düşüşlerinin dairesel bir gelişim izlediği teorisi anlattığı Batının Düşüşü eserini okudu. Jung hakkındaki bilgisini de alabildiğine derinleştirdi.

1934′de, onun kendisini gerçekleştirmesini sağlayan, otuz sekiz yıl sonra emekli olunca kapatacağı bir kapı açıldı; Sarah Lawrence Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. İlk yıllarda en fazla yirmi kişi geliyordu derslerine, giderek öğrencileri arttı, hayranları çoğaldı. Çünkü “her birinin ardında hayata dair derin bilgilerin bulunduğu mitolojik öyküler” anlatıyordu. “Mitler toplumsal rüyalardır, rüyalar ise kişisel mitlerdir” diyordu. İçinde yaşadığımız veya tanımak istediğimiz kültürün normlarını öğrenebileceğimiz, hayatımızın rotasını belirlerken faydalanabileceğimiz, kutsal olana dair bir duygu edinebileceğimiz “eski mitlere yeni bir yaşam üflüyordu”. Onun perspektifinden mitler, ölü ve eski değil, tüm insanlığın ortak mirası olan, yaşayan ve güncel kadim bilgilerdi. Yüzyıllar içinde hakikate dair arayışımızın hikayeleriydiler. Hepimizin hikayemizi anlatmaya ve anlamaya ihtiyacı vardı. Hepimiz ölümle baş etmek istiyorduk, doğumdan ölüme dek hayatımızdaki geçiş dönemlerinde yol göstericiye ihtiyaç duyuyorduk. “Mit, insanın kültürel birikimine, kozmosun yaratıcı enerjisinin akmasını sağlayan gizli geçitlerdi”. Dinler, felsefeler, sanat, ilk insanın deneyimi, bilim ve teknoloji mitlerin büyülü kazanında uyuyor, zamanı geldiğinde fokurduyarak arayana yol gösteriyordu.

İnsanlar en çok hayatın anlamını arıyordu. Oysa o “hayatta aradığımın bir anlam olduğunu sanmıyorum. Bence aranan daha çok, hayatta olduğuma dair bir deneyim” diyordu. Anlam arayan aklımızdı, oysa mesela bir çiçeğin veya evrenin anlamı değil kendisi önemliydi. Hayatın anlamı yoktu, ona varoluşumuz ve deneyimlerimizle anlam katan bizdik. Anlam, hayatta olmaktı. Maddi dünyaya dair amaçlarımız o kadar gözümüzü kör etmişti ki, hayatta olma deneyimini bize yaşatan içsel değerleri unutmuştuk. Hatırlamak için mitolojik öyküleri okumalıydık, bize içimize dönmenin yolunu göstereceklerdi, biz de sembollerin dilini öğrenmeye başlayacaktık.

Aslında her şey tekti. Şu anda ikiliklerin dünyasında yaşadığımız için bunun farkında değildik. Kadın ve erkek olarak yaşadığımız bu dünyada bize tekliğin gerçek deneyimini evlilik veriyordu. İnsanlar evlenmek istiyor, fakat evliliğin heyecanın ve tutkunun merkezde olduğu aşk ilişkisinden farklı bir deneyim olduğunu kabullenmiyorlardı günümüzde. Bu yüzden boşanmalar artıyordu. Evlilik, ergenlik, orta yaş veya yaşlılık gibi bir olgunlaşma dönemiydi. İki kişi ruhsal düzeyde tekliği yaşamak için biraraya geldiğinde, yapılan fedakarlıklar birbiri için değil, evlilikteki birlik içindi. Ruhsal bir kimliği paylaşabileceğimiz doğru insanla evlendiğimizde, feleğin çemberinin düşüşünü ve yükselişini beraber yaşıyor, ölümsüz olanın mistik görüntüsünü inşa ediyorduk.

Joseph Campbell 1938′de, tüm bunları anlatarak büyüttüğü öğrencilerden biri olan yirmi iki yaşındaki Jean Erdman ile evlendi. Hawai’de doğan bir dansçı olan Erdman, zaman içinde Campbell’in da desteğiyle, modern dansa büyük katkılar yaparak ünlendi. Ancak her ikisi de para ve ün peşinde insanlar değildi. Campbell emekli olup Miami’ye taşınana dek, New York’ta, yıllarca salonda uyudukları, Campbell’ın çalışma odası yaptığı tek yatak odalı küçük apartman dairesinde yaşadılar.

Campbell o yıllarda ders vermenin yanında Sri Ramakrishna’nın kitabını ve Hint kutsal metinleri Upanishad’ları çeviriyordu. 1943′te Navajo yerlilerine dair, ertesi yıl ise James Joyce’un kahramanı Finnegan’ın uyanışına dair birer inceleme yayımladı. Ama onun asıl tanınmasını sağlayan, Türkçe’ye Kahramanın Sonsuz Yolculuğu olarak çevrilen eseriydi. “Herkesin geçirmesi gereken temel bir psikolojik dönüşüm” olan bu yolculuk, gizli kaynaklardan maceraya, davete, eşiğin geçirilmesinden karanlık güçlerle karşılaşmaya, iyi olanı elde ettikten sonra eşiği tekrar geçerek, ergin bir birey olarak sıradan dünyaya dönmeye ve toplumla yeniden bütünleşmeye uzanan temel modeli izliyordu. Yıllar sonra George Lucas’ın Star Wars filmlerinde kullanacağı aslında bütün senaryolarda uygulanabilen bir model sunan kitabın mesajı açıktı: “Ölümü ancak doğum yenebilirdi. Sürekli tekrarlanan ölümün hükümsüzlüğü, sosyal bir varlık olarak insanın içindeki, ruhundaki doğumun sürekliliği ile mümkündü”.

Elbette bahsettiği ölüm ve doğum, metaforlardı. Campbell için metaforlar çok önemliydi, üç büyük dine karşı bu yüzden her zaman çok mesafeli oldu. Dinlere ait kutsal kitapların, yani Tevrat, İncil ve Kur’an’ın metaforlarla konuştuğunu, ancak insanların bunları gerçek addederek ‘öteki’ni dışladığını, evrensellikten uzaklaşarak dünyaya zarar verdiğini düşünüyordu. Aslında tüm dinler metaforik olarak yorumlandırdıklarında aynı aşkın gerçeğe işaret ediyorlardı. 1959 ve 1968 yılları arasında kaleme aldığı dört ciltlik Tanrının Maskeleri karşılaştırmalı bir mitoloji incelemesi sunarken, dünyanın ruhunu ve bu aşkın hakikati anlatıyordu. “Tanrı tüm isim ve formların, düalite dünyasının ötesindeydi. Tanrı bir düşünceydi. Fakat mistik deneyime işaret ediyordu.

Bu yüzden dini liderleri değil metaforların dilini bilen mistikleri izlemek gerekliydi. Eğer doğru mesajları almak istiyorsak, kendi kültürümüzdekilerden daha fazla diğer kültürlerin mitolojilerini okumalıydık, çünkü ait olduğumuz kültürün metaforlarını, gerçek olarak algılıyorduk. Eğer mesajları alamazsak, kendimizi altmış yaşında yanlış bir duvara dayanmış bir merdivenin tepesinde bulabilirdik. Hayatımız avucumuzdan kayıp gitmiş olabilirdi. Bunu istemiyorsak, kahramanın yolculuğunu ve değişmeyi göze almak zorundaydık.

Joseph Campbell, “bir mistik değil, bir akademisyen olarak” sadece tuğla gibi kitaplar yazmakla kalmadı, ölümünden kısa süre önce Bill Moyers ile yaptığı toplam yirmi dört saat süren röportajlarında, mitlerin insan yaşamındaki önemini büyük kitlelere anlattı. Amerikan televizyonlarında yayınlanan bu röportaj, daha sonra birer saatlik altı bölüm halinde satışa sunuldu. Power of Myth adıyla yayımlanan kitabı, milyonlar sattı. Bu röportajın ölümünden sonra getirdiği ün, elbette düşmanlarını da yarattı. “Mutluluğunu izle” sözü bencillikle suçlandı, anti-semitist, aşırı muhafazakar ve otoriter olduğu iddia edildi. Yaşasaydı, bu suçlamalara nasıl cevap vereceğini tahmin etmek zor değil. Dünyayı içindeki iyilik ve kötülükle, zorbalık ve merhametle, karanlık ve aydınlıkla kucaklamalıydık. Bireysel erginlenmeyi başararak ona katkıda bulunabilir, ama hiçbir zaman ikilikleri yok edemezdik; çünkü Tanrı böyle olmasını istemişti.

Neticede yaşam harikulade bir operaydı, tek kusuru acı

YAZARIN HAYATI VE ESERLERİ

Joseph Campbell, 1904'te New York'ta doğdu. Çocukluğunda kızılderililere duyduğu ilgi onu, dünyanın değişik çağlarına ait mitlerin karşılaştırmalı bilimine götürdü. 1925 ve 1927'de Columbia Üniversitesi'nde BA ve MA dereceleri aldı. Beş yıl Paris ve Münih'te Ortaçağ Fransızcası ve Sanskritçe üstüne çalıştı. Kaliforniya'da John Steinbeck ve Ed Ricketts'le Canterbury School'da ve 1934'ten itibaren 38 yıl Sarah Lawrence Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Birçok yayımlanmış yapıtı bulunan Campbell 1987 Kasım'ında öldüğünde Historical Atlas of World Mythology adlı dizinin ikinci cildi için Honolulu'da çalışıyordu.

Campbell'in Başlıca Eserleri:
- Myths to Live By
- The Portable Arabian Nights
- The Flight of the Wild Gender
- The Mask of God (Tanrının Maskeleri):
- Batı Mitolojisi (İmge Kitabevi Yayınları, 1992, 1995, 2003)
- İlkel Mitoloji (İmge Kitabevi Yayınları, 1993, 1995, 2006)
- Doğu Mitolojisi (İmge Kitabevi Yayınları, 1993, 1998, 2003)
- Yaratıcı Mitoloji (İmge Kitabevi Yayınları, 1994, 2003)
- Kahramanın Sonsuz Yolculuğu (Kabalcı, 2000)

27 Nisan 2008 Pazar

nazım hikmet/şiirler

Arhaveli İsmail’in Hikayesi
Ateşi ve ihaneti gördük.
Düşman ordusu yine başladı yürümeğe.
Akhisar, Karacabey,
Bursa ve Bursa'nın doğusunda Aksu,
çarpışarak çekildik...
920'nin
29 Ağustos'u :
Uşak düştü.
Yaralı
ve dehşetli kızgın
fakat toprağımızdan emin,
Dumlupınar sırtlarındayız.
Nazilli düştü.
Ateşi ve ihaneti gördük.
Dayandık
dayanmaktayız.
1920 Şubat, Nisan, Mayıs,
Bolu, Düzce, Geyve, Adapazarı :
İçimizde Hilâfet Ordusu,
Anzavur isyanları.
Ve aynı sıradan,
3 Ekim Konya.
Sabah.
500 asker kaçağı ve yeşil bayrağıyla Delibaş
girdi şehre.
Alaeddin tepesinde üç gün üç gece hüküm sürdüler.
Ve Manavgat istikametlerinde kaçıp
ölümlerine giderken
terkilerinde kesilmiş kafalar götürdüler.
Ve 29 Aralık Kütahya :
4 top
ve 1800 atlı bir ihanet
yani Çerkez Ethem,
bir gece vakti
kilim ve halı yüklü katırları,
koyun ve sığır sürülerini önüne katıp
düşmana geçti.
Yürekleri karanlık,
kemerleri ve kamçıları gümüşlüydü,
atları ve kendileri semizdiler...
Ateşi ve ihaneti gördük.
Ruhumuz fırtınalı, etimiz mütehammil.
Sevgisiz ve ihtirassız çıplak devler değil,
inanılmaz zaafları, korkunç kuvvetleriyle,
silâhları ve beygirleriyle insanlardı dayanan.
Beygirler çirkindiler,
bakımsızdılar,
hasta bir fundalıktan yüksek değillerdi.
Fakat bozkırda kişneyip köpürmeden
sabırlı ve doludizgin koşmasını biliyorlardı.
İnsanlar uzun asker kaputluydu,
yalnayaktı insanlar.
İnsanların başında kalpak,
yüreklerinde keder,
yüreklerinde müthiş bir ümit vardı.
İnsanlar devrilmişti, kedersiz ve ümitsizdiler.
İnsanlar, etlerinde kurşun yaralarıyla
köy odalarında unutulmuştular.
Ve orda sargı,
deri
ve asker postalları halinde
yan yana, sırtüstü yatıyorlardı.
Koparılmış gibiydi parmakları saplandığı yerden
eğrilip bükülmüştü
ve avuçlarında toprak ve kan vardı.
Ve asker kaçakları,
korkuları, mavzerleri, çıplak, ölü ayaklarıyla
karanlıkta köylerin içinden geçiyorlardı.
Acıkmıştılar,
merhametsizdiler,
bedbahttılar.
Şosenin ıssız beyazlığına inip
nal sesleri ve yıldızlarla gelen atlıyı çeviriyor
ve Bolu dağında ekmek bulamadıkları için
deviriyorlardı uçurumlara :
şayak, cıgara kâadı, tuz ve sabun yüklü yaylıları.
Ve çok uzak,
çok uzaklardaki İstanbul limanında,
gecenin bu geç vakitlerinde,
kaçak silâh ve asker ceketi yükleyen laz takaları :
hürriyet ve ümit,
su ve rüzgârdılar.
Onlar, suda ve rüzgârda ilk deniz yolculuğundan beri vardılar.
Tekneleri kestane ağacındandı,
üç tondan on tona kadardılar
ve lâkin yelkenlerinin altında
fındık ve tütün getirip
şeker ve zeytinyağı götürürlerdi.
Şimdi, büyük sırlarını götürüyorlardı.
Şimdi, denizde bir insan sesinin
ve demirli şileplerin kederlerini
ve Kabataş açıklarında sallanan
saman kayıklarının fenerlerini
peşlerinde bırakıp
ve karanlık suda Amerikan taretlerinin önünden akıp
küçük,
kurnaz
ve mağrur
gidiyorlardı Karadeniz'e.
Dümende ve başaltlarında insanları vardı ki
bunlar
uzun eğri burunlu
ve konuşmayı şehvetle seven insanlardı ki
sırtı lâcivert hamsilerin ve mısır ekmeğinin
zaferi için
hiç kimseden hiçbir şey beklemeksizin
bir şarkı söyler gibi ölebilirdiler...
Karanlıkta kurşunîi derisi kırmızıya boyanan
baltabaş gemi
İngiliz torpitosudur.
Ve dalgaların üstünde sallanarak
alev alev
yanan :
Şaban Reisin beş tonluk takası.
Kerempe Fenerinin yirmi mil açığında,
gecenin karanlığında,
dalgalar minare boyundaydılar
ve başları bembeyaz parçalanıp dağılıyordu.
Rüzgar :
yıldız - poyraz.
Esirlerini bordasına alıp
kayboldu İngiliz torpitosu.
Şaban Reisin teknesi
ateşten diregiyle gömüldü suya.
Arheveli İsmail
bu ölen teknedendi.
Ve şimdi
Kerempe Fenerinin açığında,
batan teknenin kayığında
emanetiyle tek başınadır,
fakat yalnız değil :
rüzgârın,
bulutların
ve dalgaların kalabalığı,
İsmail'in etrafında hep bir ağızdan konuşuyordu.
Arheveli İsmail
kendi kendine sordu :
«Emanetimizle varabilecek miyiz?»
Kendine cevap verdi :
«Varmamış olmaz.»
Gece, Tophane rıhtımında
Kamacı ustası Bekir Usta ona :
«Evlâdım İsmail,» dedi,
«hiç kimseye değil,» dedi,
«bu, sana emanettir.»
Ve Kerempe Fenerinde
düşman projektörü dolaşınca takanın yelkenlerinde,
İsmail, reisinden izin isteyip,
«Şaban Reis,» deyip,
«emaneti yerine götürmeliyiz,» deyip
atladı takanın patalyasına,
açıldı.
«Allah büyük
ama kayık küçük» demiş Yahudi.
İsmail bodoslamadan bir sağnak yedi,
bir sağnak daha,
peşinden üç-kardeşler.
Ve denizi bıçak atmak kadar iyi bilmeseydi eğer
alabora olacaktı.
Rüzgâr tam kerte yıldıza dönüyor.
Ta karşıda bir kırmızı damla ışık görünüyor :
Sıvastopol'a giden bir geminin
sancak feneri.
Elleri kanayarak
çekiyor İsmail kürekleri.
İsmail rahattır.
Kavgadan
ve emanetinden başka her şeyin haricinde,
İsmail unsurunun içinde.
Emanet :
bir ağır makinalı tüfektir.
Ve İsmail'in gözü tutmazsa liman reislerini
ta Ankara'ya kadar gidip
onu kendi eliyle teslim edecektir.
Rüzgâr bocalıyor.
Belki karayel gösterecek.
En azdan on beş mil uzaktır en yakın sahil.
Fakat İsmail
ellerine güvenir.
O eller ekmeği, küreklerin sapını, dümenin yekesini
ve Kemeraltı'nda Fotika'nın memesini
aynı emniyetle tutarlar.
Rüzgâr karayel göstermedi.
Yüz kerte birden atlayıp rüzgâr
bir anda bütün ipleri bıçakla kesilmiş gibi
düştü.
İsmail beklemiyordu bunu.
Dalgalar bir müddet daha
yuvarlandılar teknenin altında
sonra deniz dümdüz
ve simsiyah
durdu.
İsmail şaşırıp bıraktı kürekleri.
Ne korkunçtur düşmek kavganın haricine.
Bir ürperme geldi İsmail'in içine.
Ve bir balık gibi ürkerek,
bir sandal
bir çift kürek
ve durgun
ölü bir deniz şeklinde gördü yalnızlığı.
Ve birdenbire
öyle kahrolup duydu ki insansızlığı
yıldı elleri,
yüklendi küreklere,
kırıldı kürekler.
Sular tekneyi açığa sürüklüyor.
Artık hiçbir şey mümkün değil.
Kaldı ölü bir denizin ortasında
kanayan elleri ve emanetiyle İsmail.
İlkönce küfretti.
Sonra, «elham» okumak geldi içinden.
Sonra, güldü,
eğilip okşadı mübarek emaneti.
Sonra...
Sonra, malûm olmadı insanlara
Arhaveli İsmail'in âkıbeti...

Pretty Gold Wildflowers Glitters

Pretty Gold Wildflowers Glitters

nazım hikmet/şiirler


Asya-Afrika yazarlarına
Kardeşlerim
bakmayın sarı saçlı olduğuma
ben Asyalıyım
bakmayın mavi gözlü olduğuma
ben Afrikalıyım
ağaçlar kendi dibine gölge vermez benim orda
sizin ordakiler gibi tıpkı
benim orda arslanın ağzındadır ekmek
ejderler yatar başında çeşmelerin
ve ölünür benim orda ellisine basılmadan
sizin ordaki gibi tıpkı
bakmayın sarı saçlı olduğuma
ben Asyalıyım
bakmayın mavi gözlü olduğuma
ben Afrikalıyım
okuyup yazma bilmez yüzde sekseni benimkilerin
şiirler gezer ağızdan ağıza türküleşerek
şiirler bayraklaşabilir benim orda
sizin ordaki gibi
kardeşlerim
sıska öküzün yanına koşulup şiirlerimiz
toprağı sürebilmeli
pirinç tarlalarında bataklığa girebilmeli
dizlerine kadar
bütün soruları sorabilmeli
bütün ışıkları derebilmeli
yol başlarında durabilmeli
kilometre taşları gibi şiirlerimiz
yaklaşan düşmanı herkesten önce görebilmeli
cengelde tamtamlara vurabilmeli
ve yeryüzünde tek esir yurt tek esir insan
gökyüzünde atomlu tek bulut kalmayıncaya kadar
malı mülkü aklı fikri canı neyi varsa verebilmeli
büyük hürriyete şiirlerimiz


(22 Ocak 1962, Moskova)
Pretty Gold Wildflowers Glitters

Pretty Gold Wildflowers Glitters